Metindeki ifade süreci mutlak biçimde yazarın sahibi olduğu fikirlerden bağımsız olarak onun kişiliğini oluşturan özellikleri ele verir. Konuşma ve özellikle diyalog, karşılıklılığa dayanması dolayısıyla her halükarda belli bir bağlamda, belli kişiler karşısında maske takarak yürüttüğümüz ve düşüncelerin üzerinde fazla durulmadan Öteki ile bağlantılı olarak akış halinde ilerler. İnsan iletişiminin özü esas olarak karşılıklı konuşmaya dayanır. Fakat belirtildiği üzere konuşmanın kendiliğinden akışını sağlayan fikirlerin dayandığı kaynak, kişinin halihazırda kendi zihninde bulunan deneyimler, düşünceler, duygularla sürekli olarak bağlantılı olan metinden fışkırır. Bu metin kişinin özne olmasını sağlayan karakter yapısından terkip edilmiştir.
Öznenin diyalogda sürekli beslendiği bu kendine özgü karakter yapısının belirleyicisi bilinçdışıdır. Bilinçdışı bir dil gibi yapılanmış olması nedeniyle, kişi diyalogda iken Öteki ile karşılıklı iletişiminde üzerine düşünmeden bağlama uygun düşecek düşünceleri kendi zihninden otomatik olarak çeker ve bununla beslenir. Bu nedenle diyalog halindeki kişi bilinçdışını aktarırken bir okuma faaliyeti yürütür. Her konuşma öznenin kendi zihnini okumasıdır. Buna karşılık yazma faaliyeti muhatap eksikliği dolayısıyla her zaman zorlanımlı bir yaratımdır. Burada kastedilen ayrımı felsefi disiplinde yapısöküm açısından Jacques Derrida ve Lacan'ın temel argümanları üzerinden yürüttüğümü ve düğüm noktasının nerede kopacağını fark etmek dikkatli bir okur için zor değildir. Derrida'nın felsefeye genel olarak kazandırdığı en büyük miras, modern dilbilimin babası sayılan Ferdinand de Saussere'nin gösterge kavramından mülhem olarak metnin dışında hiçbir şeyin olmadığı tezidir.
Konuşmanın genel akışının konuşan öznenin bilinçli bir yaratımı olmaktan ziyade her zaman bilinçdışı kaynağın sürekli bir okunması olduğunu ifade etmiştim. Farklı disiplinlerde farklı başlangıç noktalarından hareket ediyor olmalarına karşın Jacques Lacan'ın temel tezi de psikanalizin bilinçdışının bilimi olduğu ve bilinçdışının bir dil gibi yapılandırıldığıdır. Hulasa, insan karakteri bir metin gibi yapılanmıştır ve gündelik iletişimin genel olarak yürütülmesini sağlayan diyalog hali kişinin kendi yaşam öyküsü ve deneyimlerinden kaynaklanan bu metnin parçalı olarak iletişimin dönüşümsel bağlamında bir okuma faaliyetidir. Kişi her diyalogda kendi kaynak kodlarını yaratan bu metinden parçalar okur. Özneyi diğerlerinden ayıran bu metnin Derrida'cı anlamda diğer öznelerin metinlerinden farklılığı (Differenz'idir). Yazma faaliyeti öznenin, gündelik hayatta doğal ve otomatik olarak kendini gösteren ana kaynak olarak metnin yeniden kurgulanması ve karakterin yeniden yapılandırılmasıdır. Kimlik kişinin karakter yapısı ve kimliğidir, her yazı buna yapılan bir ekleme ve çıkarma işlemidir. Biz konuşurken kendimizi okuruz ve karşımızdaki kişinin kendi kimliğini açımlama sürecinde onu anlayabilmek için yapısöküme uğratırız, bu sayede karşımızdaki kişinin karakterine anlam biçeriz.
Bu genel açıklamalardan hareketle bu yazıyı yazmaktaki amacım, fikrin ifade edilme biçimi bakımından içinde bulunduğu sonsuzluk okyanusunda bilinçdışımın nasıl bir yol izleyeceğine dair merakımı gidermektir. Söylemlerimin mutlak bir hakikati dile getirdiği konusunda bir iddiada bulunmuyorum. Yalnızca yoğun okumalarımdan edindiğim bilgileri kendi yorumlama faaliyetimin bir sonucu olarak bir bütün halinde ortaya çıkarmayı hedeflemekteyim. Bu denemenin yazarı olan bendeniz, evvela bilimin sonu gelmez kesinlik arayışlarının boğuculuğundan kaçınmak suretiyle kendi subjektif bilgi ve deneyimlerini hakikat olma iddiasından kaçınarak bir Jouissance eylemi olarak kendi diliyle ifade etmeyi arzulamaktadır. Kısacası, amacım tutukluluğa son vermek, kendi üslubumu bulmak ve dilimi açmaktır. Beni bu eyleme bir obsesif takıntı biçiminde zorlayan içimdeki demonik sesin buyruğunu yerine getirmekten kaçınamazdım. Dil üzerine hassasiyetle eğilmenin bir zaruriyet halinde ortaya çıkışı, içimde zaman zaman beliren muğlak hakikat kırıntılarını bir bütün haline getirme imkanı tanıyacaktır bana. Bu inanca sığınarak şimdi yavaş yavaş konumuzun esas kısımlarına adımlarımızı atalım.
"'...Zerdüşt'ün sesini duyuyorum, tam da onu düşündüğüm sırada' dedi. Zerdüşt delikanlıya şöyle yanıt verdi: 'Bu yüzden niye dehşete kapılıyorsun ki? -Oysa insanlar da ağaç gibidir: Ne kadar yükseğe ve aydınlığa çıkmak isterse , o kadar kuvvetle toprağın altına inmek ister kökleri, karanlığa, derinliğe ve - kötülüğe'" F. W. Nietzsche
Varoluşun üzerinde kadim zamanlardan yadigar efsunlu bir karanlık hüküm sürüyor. Bu karanlığın adı kötü olarak bilinir. Hiçliğin, belirsizliğin ve anlamsızlığın mabedi olarak karanlığın, insanlığın varoluşundan beri süregelen doğası üzerine incelemelerde bulunacağız. Karanlığı, kötücül bir güç olarak varlığın yaratımının asli mimarı olarak ele alacağız. Dünyanın üzerinde ve içine gömülü bir halde karanlık, büyülü ve esrarengiz; her birimizin ayrı ayrı ve bütünsel olarak varoluşunda ona katkıda bulunduğu ve onun hükmü altında yaşayışını sürdürdüğü bir şey olarak ele alınacak. Dasein her zaman karanlıkta kalır. Kendi hikayemi karanlığın bir cüz'ü, her zaman ve her yerde karanlıkla irtibatlı olarak bir anlamda mitolojik ve spiritüel, esas olarak ontolojik perspektiften yorumlayacağım. Karanlığın dünyası, varlığın derinliklerinde onu meydana getiren temel prensip olarak, varoluşun yıkıcısı, dönüştürücüsü ve yaratıcısıdır. Bu süreç mutlak yokoluşa dek, küll halinde karanlığın bir başına kalışına dek devam edecektir. Kastedilen, varlığın mutlak olarak dile getirilemeyeceği, zira her zaman karanlığın onun içine sızmışlığı dolayısıyla mütemadiyen dönüşmesiyle saf varlık olarak ayakta kalamayacağıdır. Karanlık, bugüne kadarki metafiziğin görünmez temeli olmuştur. Karanlık, özneye sızmıştır. Bunun adı bilinçdışıdır. Aydınlık sadece karanlığın muvakkat bir semptomudur. Işık varlığa yansıdığında ardında her zaman karanlığın başka bir biçimi olan gölge yaratır, zira gölgeyi yaratan varlıktaki karanlığın bizatihi kendisidir. Varlığın kırılganlığı, üzerinde dikilen kasvetli karanlığın tahakkümünün bilincinde oluşudur. Karanlığı bir kavram olarak yüceltip kullanmamızın amacı insanlığın bugüne dek süregelen arayışının önünde bir engel olarak dikilmesi nedeniyle, her türlü zihinsel disiplin, gündelik yaşam, düşünüş ve pratiğe içkin olarak mutlaklığı ve kesinliği baltalamasıdır. Kısacası metafizik bir kavram olarak adlandırılabilecek karanlığı tersine çevirerek varlığın ve insanın temel yaratıcısı olarak kabul etmeyi uygun bulduk. Zira o her yere sızmıştır, her şeyin içinde, üstünde ve ötesindedir.
İnsandaki karanlığın temel formu bilinçdışıdır. Bilinçdışının bilimine psikanaliz denir. Fakat psikanaliz Aydınlanma Çağıyla beraber oluşan modern bilim anlamında bir bilim değil, postmodern bir bilimdir. Modern bilimin ortaya çıkış hikayesinin başlangıç noktası Descartes'in cogitosu'na dayanmaktaydı. Descartesçı cogito ergo sum'la beraber kartezyen öznenin ve nesnenin ortaya çıkışı mümkün olmuş, buna mukabil öznenin kendi tekilliği içinde anlaşılabilir bir hüviyete kavuşması ve dışarıda kesinlikle bilinebilir nesnelerin mevcut olduğu kabullenilmişti. Özne, düşünme fiiliyle kendi temelini kendinde bulmuş ve deyim yerindeyse kendini totolojik bir argümana dayanarak inşa etmişti. Bu kartezyen kesinlik evreninde muallak hiçbir şey kalmamış ve dolayısıyla birtakım ilkelerin de ortaya çıkışıyla bilimin gerçeğe dolayımsız bir biçimde nüfuz edip anlamlandıracağı kabul edilmişti. Bu süreç Freud'un insan doğasının karanlık tarafını kuşkuya yer bırakmayacak şekilde ifşa edişi dolayısıyla muarız hale gelmiştir. Psikanalizin kuramsal açıklaması öznenin kurgusal varlığını kendi içerisinde bölünmüş olarak incelemektedir. Bu öznenin hiçbir zaman mükemmel bir ego tarafından teşekkül etmediğini göstermektedir. İnsan zihni kendi içinde parçalı, bölünmüş, bastırılmış, yer değiştirmiş, yırtılmış, kopuklaşmış, tahrif edilmiş, bilinmezliklerle dolu, sürekli oluş halinde olmasıyla bütüncüllükten uzak, dış güçler tarafından yönlendirilen, yıpratılan, yalanlarla ve çarpıtmalarla dolu, çarpık, kaygıların esaretinde, yakın veya uzak gelecekte kendini bekleyen ölüm tarafından yazgılı olmaklığıyla karanlığa bulanmış psikanalatik bakımdan üst-ben, ego ve id tarafından meydana gelen tarihsel bir mekandır. Dolayısıyla bilinçdışı bireysel tarihimizin karanlıkla örtülmüş bir tarafıdır, sansürlenmiş bir bölümdür. Nevrotik olan insan sürekli bilinçdışının sansürü içinde toplumsal ilişkilerinde gerçeklikten kopuk belli başlı hayal dünyalarının için de tutsak kalır. Psikanaliz bağlamında sağaltım yöntemi hastayı sıkışıp kaldığı zamansal ve mekandan çıkarıp onu tekrardan kendi öznelliği içerisinde bugüne getirebilmektir.
İnsan zihninin zinhar bir mükemmel egodan meydana gelmediği aşikardır. Bunun siyasi birtakım yansımalarının olması kaçınılmaz olmuştur. 18. Yüzyılda sanayi devrimi dolayısıyla taşradan kente akın eden insanlık, taşrada kendi kendine yeterli ve kapalı toplumsallığında ürettiği değer sistemi tarafından, toplumsal çatışmalardan uzak biçimde kendi halinde yaşamını sürdürmekteydi. Kente geçişle ortaya çıkan kalabalık ve karmaşık örgütlenme ağında insan yeni bir toplumsal sistemin pençesine düşmüş halde binbir türlü perişanlıkla yeni değer sistemlerine adapte olmaya çalışmaktaydı. Bu keskin ayrım daha önce insanın karşılaşmadığı uyum sorunlarını beraberinde getirmekteydi. 18. ve 19. yüzyılda insanın bu keşmekeş durumuna anlam bulmaya ve düzenlemeye yönelik siyasi-ekonomik sistemler insanın doğasını onun cogitoya dayanan mükemmel egosu üzerinden temellendirmeye yönelmişti. Liberal-demokratik özgür dünya insanın hür iradesiyle doğru seçimleri yapabileceğini ve sorunların çözüleceğini kabul etmekteydi. Buna karşın sosyalist sistem, tüm sorunların artı-değere dayanan toplumsal sınıfların oluşumuyla meydana gelen sömürü sisteminden neşet olduğunu iddia etmekteydi. Toplumsal sömürü düzeni bir devrimle ortadan kaldırılıp eşitsizlik giderildikten sonra insanın psişik, psikolojik sorunlarının ortadan kalkacağı ileri sürülmekteydi. Dolayısıyla hür iradeye dayanan liberal demokratik sistem ve insanın sorunlarını toplumsal-siyasi ilişkileriyle açıklayan sosyalist sistem de temel olarak öznenin kendi doğal halinde mükemmel egodan müteşekkil olduğu üzerinde fikir birliğindeydi. İnsanın doğasından gelen karanlığı ve belirsizliği halının altına süpürülmekteydi. Zira bu bilinemezlik ve insanın doğal halindeki zihinsel ve ruhsal çarpıklığı iki sistem açısından da zararlı görülmekteydi. Sosyalist sistem, kendi önkabulleri dolayısıyla psikanalizi ideolojiye zararlı bir disiplin olarak gördüğü için aforoz etti. Liberal sistem ise psikanalizi kendi kültürel hegemonyasının bir aracı olarak kullanmak niyetiyle bilinçdışını disiplinin önemsiz bir parçası olarak, sanki sadece çocuklukta kalan bastırılmış anıların mekanı, yalnızca bir bodrum katıymış gibi kasıtlı bir yanlış yorumlamayla kendi mükemmmel ego tasavvuruna uydurmaya çalıştı. Freud'un halefleri, özellikle Anna Freud gibi kişiler psikanalizi yalnızca özne-nesne analizine dayandırarak, savunma mekanizmalarını temel almak yoluyla sadece bir ego analizine çevirdiler. Halbuki psikanalizin bizatihi kendisinde ego, Sigmund Freud tarafından temelde sürekli bilinçdışına maruz kalan, kendi başına bir anlam ifade etmeyen ve tüm nevrozların esas kaynağı olarak görülen ikincil bir konumdaydı. Amerika'da, demokratik sisteme intibak ettirmek maksadıyla tahrif edilen yanlış psikanaliz tasavvuru, öznenin kendi iradesiyle, özgür bir şekilde tüm sorunları çözebileceğini temel almaktaydı. Oysaki ego her zaman, özgürlüğünden kaçınan, sürekli güçlünün onayına yönelik düşünceler ve davranışlar geliştiren, boyun eğmeye temayül gösteren, frustrasyonun, regresyonun ve agresivitenin mekanı olarak kendi özgüllüğünde zayıf ve sorunlu bir yapıdadır.
Egonun bu sorunlu halini açıklamak için psikanaliz kavramlarına başvurmadan önce temel aldığım esas kuramın Jacques Lacan'ın kuramı olduğunu ifade etmeliyim. Lacan'a göre insan yavrusu doğumundan sonra sürekli annenin bakımı ve gözetimi altında olmakla kendi varlığını bu ilişki üzerinden anlamlandırmaktadır. Dış dünyanın bütünselliğine karşın kendi varlığının zayıflığı ve parçalı hali, çocuğun uyum sağlamak için sürekli dış dünyadan özdeşime yönelik imgeler arayışıyla açıklanmaktadır. Bu evre ayna evresi olarak anılır. Çocuğun kendi bakışıyla dış dünyanın görsel kompozisyonu ile ayna karşısında kendisinin de bu görsel kompozisyon içinde bir bütün halinde algılanışı, bu bütünsel imgeyi sürekli hale getirmek için özdeşimler, identifikasyonlar üretmesiyle kendi benliğini oluşturmaya başlaması anlamına gelir. Bakış doğal halinde kendini göremez. Fakat çocuğun dışarıya bakışındaki dış gerçeklik ve aynadaki kendi sabit imgesi arasındaki diyalektik sonu gelmez bir biçimde devam eder. Çocuğun kendi zihnindeki dış gerçekliğin içinde kendi varlığının da bulunduğu bu bütünsel hal imago olarak adlandırılır. İmago, insan öznesinin dış gerçeklik algısının temelini oluşturur. Çocuk, sürekli olarak devinen bu diyalektik ilişkide kendi imajını bir biçimde dondurmaya, heykelleştirmeye çabalayarak dış dünyanın dinamik ve anlaşılmaz karmaşasında sabit bir benlik imgesi kurgulamaya çalışır. Bu dönem, Lacancı psikanalizin temeli olan RSI, yani İmgesel, Sembolik ve Gerçek'in; öznedeki İmgesel olarak mevcudiyetinin başlangıcıdır. Ayna evresinden sonra çocuk, annenin özgürlük ve sıcaklık veren gözetiminden başka olarak babanın kurallarıyla tanışır. Babanın adı, Freud'daki üstbenliğe denk düşer. Ahlak kuralları, toplumsal ve hukuki yasalarla beraber dil yasalarıyla tanışan çocuk, kendini bu dış gerçekliğe uyum sağlayabilmek için İmgesel görsel kompozisyonun yanında birtakım davranış kalıpları üzerinden tanımlamaya ve kendi kimliğini yavaş yavaş örmeye başlar. Bu evre Sembolik evredir. Sembolik'e hakim olan ilke bu kurallar arasındaki öznelerarasılık bağlamında sürekli dış gerçeklikteki simgeler ve semboller aracılığıyla değişim, dönüşümle kendini gösterir. Gerçek ise, Sembolik veya İmgesel olarak tanımlanamayan, Sembolik olarak içerilemeyen sert bir çekirdektir. Gerçek her zaman aynı yere geri dönen, nüfuz edilemeyen katılıktır. Örneğin ölüm hiçbir zaman tam olarak Sembolik tarafından içselleştirilemez ve aktarılamaz olmasıyla daima bir Gerçek formundadır. Bunun dışında Lacancı psikanalizdeki önemli kavramlar Jouissance, arzu, dürtü, objet petit a, babanın-adı, nevrozlar, bakış, bilinçdışı, gösteren-gösterilen, gösterenler ağı ve Öteki kavramlarıdır.
Bu kuramsal yapının içinde bulunan kavramları tek tek açıklamak zaten bilgiye erişimin kolaylığından dolayı bana manasız bir uğraş ve eziyet olarak gözüktü. Yazının başlangıcında belirtildiği üzere bu yazının amacını subjektif bir yorumlama ve üslup çalışması olarak kabul ettiğim için saf bilgi aktarımı üzerine daha fazla yoğunlaşmadan psikanaliz bakımından kendi yaşam pratiklerim ve felsefemi açıklamanın daha makul olduğuna hükmettim.
Psikanalizde açığa çıkan, benliğin ideal olarak mükemmel bir ego tarafından temsil edilemeyeceği, öznenin gündelik hayat pratiğinde daima çarpıtma, bastırma, yanlış anlamalarla; histerik nevroz olarak ifade edilen, obsesyonlar, takıntılar, anksiyeteler biçiminde kendini göstereceğidir. Dolayısıyla bahsettiğim Karanlık, varlıkla mündemiç olmakla her yerde örtülü ve her şeye içkin olarak bulunmaktadır. Epistemelojik körlüğümüzün kaynağı, bilişsel süreçlerimizin ve varlığın karanlığından, evrimsel karanlığımızda kalandan gelir. İnsanın evrim sürecinde önceliği hiçbir zaman net ve kesin bir biçimde bilgiye ulaşmak olmamıştır, prensip olarak öncelik her zaman hayatta kalmak, avlanmak, avın paylaşımına yönelik olarak toplumsal bir sistem kurgulamak, üremek ve üremeye ilişkin hiyerarşilerin belirlenmesiydi. İnsanın hiyerarşik yapısı bu bağlamda üremenin devamlılığını sağlamaya yönelik olarak cinsellik temelinden inşa edilmekteydi. Arayış her zaman kimin soyunu devam ettirebilecek yetkinliğe sahip olması gerektiği üzerinden hiyerarşinin kurgulanması çabasıdır. Bu bağlamda siyasi iktidar, cinsel iktidarın bir yansıması olarak meydana gelmekteydi. Tüm canlılık ve insan doğasının temelinde bulunan cinsel dürtü ve arzu onun tüm iletişim ve etkileşiminin düğüm noktasını oluşturmaktadır. Cinsellik bir dürtü olarak her zaman kendini yeniden üreterek ve yöneldiği nesneyi ele geçirmek üzere harekete geçer. Tüm bu hiyerarşik kurguda önemli olan, hayvan toplumsallığında olduğu gibi, dürtüsel olarak amaçlananın kendi soyunu devam ettirmek ihtiyacından neşet eden bu cinselliğin farklı farklı şekil ve boyutlarda insan eylemselliğini kontrol etmesidir. İnsan algılayışı ve eylemi bu yüzden her zaman cinsel dürtünün güdümünde hedefe ulaşmak biçiminde şekillendirilir. İnsanın kartezyen cogito felsefesinde belirtildiği üzere özne olarak muhteşem biçimde belirlenmiş ve kesinleşmişliği, insanın evrimsel olarak böyle bir minvali destekleyen bir süreçte ilerlememesi, bilakis dürtüler ve arzular tarafından, toplumsal intibaka yönelik olarak dışsal biçimde öznenin her zaman saptırılan, baştan çıkarılan, dönüştürülen, kandırılan, tuzağa düşürülen kaygan bir zeminde, Büyük Öteki'nde meydana gelmiş olması nedeniyle Karanlıklı ve irrasyonel bir yapıdadır. İnsanın irrasyonel yapısı onun sabitliğe olan nevrotik tutkusunun kaynağı olan İmgesel özdeşimleri biçerek bir kenara fırlatır. Hayatın temel akışı mantıksal sabit bir kurgu üzerinden ilerlemez. Her zaman dönüşür.
Uygarlığın huzursuzluğunda toplumsal kural ve normların oluşumu kültürün ortaya çıkışıyla yakın bağlantı içerisindedir. İnsan doğal durumunda iken dürtülerini özgürlük içerisinde dışarıya yönlendirebiliyordu. Kültürün meydana gelmesi ile aile oluşmaya başladı. Babanın kural koyuculuğu ile içtimai olarak belirlenen yasalar dürtülerin denetim halinde tutulmasını gerekli kıldı. İnsan, bu süreçte dışarıda bulunan yasaları içselleştirdi ve bu suretle onun Über-ich olarak adlandırılan süperegosu meydana geldi. Bunun anlamı şudur: Artık insan toplumsal yasaları kendi zihninde bir gerçek olarak kabul etmiştir. Babanın buyrukları zihnin içinde sürekli yankılanır. İnsan yalnız kaldığında bile bu yasaları toplumsal simülasyonu gözünde canlandırmak suretiyle gözetir. Buyrukların ihlali suçluluk duygusu ve vicdanın karşı etkisiyle nötrlenir. Yani özne bir norm veya kuralı ihlal ettiğinde, salt dışsal gerçeklik olarak cezalandırılma durumunu kendi içkinliğinde vicdan, pişmanlık ve suçluluk duygusu yaşamak suretiyle canlandırır. Bu buyruklar, yasanın koyduğu suçların yanında, toplumsal ahlak kuralları ve dini emir ve yasakları kapsar. Kişiyi dürtülerini baskılama noktasında harekete geçiren temel kuvvet onun içindeki suçluluk duygusu haline gelir. Birçok kişinin ve Dostoyevski'nin de bahsettiği üzere, insan tanrıya ve kurallara inanmayı bıraktığı taktirde her şeyin mübah olacağı, kişinin suç işlemesinin önünde hiçbir engel kalmadığına yönelik olan inanç bu sebeple anlamsızdır. Zira tüm kurallar ve yasalar sanal olarak insanın zihninde dışarıdan bağımsız olarak bulunmak suretiyle kemikleşmiş haldedir. Bunu kırmak için kişinin basit bir tanrıya inanmamaya yönelik olarak irade beyanı yetersiz olacaktır. Kemikleşmiş davranış kuralları ve yasalar, ancak buna karşı ciddi bir pratikle çözülmeye başlar. Düşünsel olarak inancı terk eden kişinin, bu suçluluk duygusuna neden olarak insanı çekip çeviren Üstbenliğindeki dinsel emir ve buyrukları yaşamsal pratiğinde sürekli yapısöküme uğratarak ortadan kaldırması gerekir ki, bu da, çok müşkül bir iştir. Buna yönelik Marquis de Sade'ın açıklamaları önem arz etmektedir. Sade'a göre vicdan yarasının tüm nedeni bizim zihinsel sistemimizde kayıt altına aldığımız düşünceler değildir, tam tersine sadece toplumsal olarak mecbur bırakılmak suretiyle ahlakın alışkanlık haline gelmesidir. Hakikatte de bir inanışa temel olan prensiplerin, emir ve yasakların sürekli ihlal edilmesine rağmen bir rahatsızlık duymayan insanların çoğunluğu kimseyi şaşırtmaz. Zira emir ve yasakların Ding an Sich olarak apriori mutlak doğası halkı ilgilendirmez, halk inancı yalnızca alışkanlık olduğu ve toplumsal kültür haline geldiği biçimiyle yaşar. İnancın temel kaidelerini ihlal ettiğinde ise buna kayıtsızlıkla karşılık verir. Çünkü onun için esas olan inancın sadece toplumsal hayatı sürdürmeye yönelik olan oturmuş alışkanlık biçimleridir. Bu açıklamalarla kastetmek istediğimiz, ahlakın kendi başına bir anlam ifade etmediği ve belirleyici olanın bunun kişinin kendini inşasında toplumsal etki bakımından alışkanlıklar biçiminde dikkate aldığıdır. İnsan suçluluğu bu alışkanlıkların ve cezalandırılma korkusunun bir ifadesinden başka bir şey değildir. Ancak temelde toplumsal dışlanmışlık ve yalıtım hali olarak sonuç doğuran cezalandırılma korkusu alt edildiğinde kişi vicdan ve suçluluk denilen nevrotik ketleyicilerden kurtulur ve özgürleşir. Dolayısıyla özgürlük ancak yalnız kalmayı göze almakla ve bunu benimsemekle mümkün olur. Aradaki dönüşümselliğin ve dolayımın farkına varmak çok zor olmamalı. Özgürlük yalnızlığın göze alınması, iktidar ölümün göze alınmasıyla olanak kazanır. Kendini yalnızlığa iten, korkusunu yenmek zorundadır ve yalnızca bu sayede kendi değerlerini yeniden yaratmak için fırsat bulur. Kişinin ancak bu şekilde kendine has olarak yarattğı değerlerin toplumsal hayatta belirleyici norm haline gelmesi, daha sonrasında ölümün göze alınması yoluyla iktidarın elde edilmesine yönelir. Kırılma noktası, dünya tarafından yargılanmayı reddetmek ve yargıç konumuna oturmaktır, bu bakımdan inziva faydalı bir araçtır. Bu kavramlar esasında alacalı bulacalı metaforlardır. Değerlerin iktidarından kastedilen toplumsal hayatın sürekli içinde dönüşmekte olan toplumsal kuralların belirlenmesi üzerinedir. Kimin kuralının uygulanacağına ilişkin mücadele alanı olarak ifade edilebilir kısacası.
Uygarlık, insanlığın evriminde doğal olmayan bir gelişim aşaması olarak bireylerden taleplerde bulunur. Uygarlığın talepleri öznenin içselliğinden daha çok onun belirli normlara uyup uymadığına yönelik dışsallığı ve görünüşleri tarafından şekillenir. Uygarlık yalnızca görünüşte bir şeydir. Uygarlığın beklentilerinin fazlaca ciddiye alınışı, dezavantaj yaratır. Uygarlık, aldatmaca ve oyun alanı olarak, iktidar mücadelesi ve siyasi tahakkümleri ve hiyerarşik strukturu maskeler. Uygarlığın taleplerini fazla ciddiye alan yumuşar, naif bir iyimserlikle diğerlerinin de bu talepleri karşılayacağına dair boş inançla zarara uğrar. Sonuç olarak uygarlık maskeler taktığımız bir oyun alanı olarak ele alınmalı, her şeyin temelinde yatan evrimsel doğamızın talepleri irdeleme noktasında ön plana çıkarılmalıdır. İktidarın uygarlıktaki maskelenmiş icrası, önem ve mevcudiyetini sergileyen teşhirciliği ve korkutma, tehdit ve şiddetle açıpa çıkan saldırganlığıdır. Bu tabiyet ve egemenlik arasındaki diyalektiği kurgulayan şey iktidar araçlarıdır. Tabiyet halinde bulunan halkın temel hareketi iktidarın yolundan kaçınmak üzere asgari zararı hedeflemesi, boyun eğme, yaltaklanma, altruizmi, kimi zaman lidere regresyon halinde çocuksu davranışlarda bulunmak suretiyle itaat etmesidir.
Uygarlığın bir görünüş meselesi olduğunu ifade etmiştim. Bu bakımdan Jean-Jacques Rousseau'nun soylu vahşi kavramına atıfta bulunmak gerekir. Soyluluk, biçimseldir, bir usuldur. Vahşilik, doğanın erekselliği içinde insanın Dasein'ını oluşturan gerçek unsurudur. Dolayısıyla esas olan, hepimizin bilinçdışında bulunan vahşi formdur. Zira bizi sürekli ileriye iten, hedefler koyup onun için zorlayan şey uygarlıktaki sahte maskeleme ve görünüş arzusu değil, aksine içimizdeki dürtülerin kaynağı olan vahşiliktir. Yine de bu birlik, toplumsal bakımdan gereklilik halinde zuhur eder. Soylu vahşilik, görünüşte soyluluk fakat esasta vahşiliğin avlanmakta olan bir kaplanın dikkat kesilmesi biçiminde hedefe odaklanma halinde, sürekli tetikte olarak, sürekli daha canlı ve saldırgan olarak bir ilke olarak benimsenmesidir. Kısacası içindeki vahşiliği görüp gereği gibi icra edemeyen kişi asla tam anlamıyla bir soylu olamayacaktır.
Aklın kuralı (Vernunftregel) daima bir denklik, karşılaştırma (Vergleichung) arar. Nedenin işlevinde bu yüzden her zaman bir boşluk (beance) kalır. Etki-tepki yasası her zaman birbirine yapışıktır ve boşluksuzdur. Neden sonuç alanıysa buna karşın her zaman bir yarılma biçiminde birçok olasılığın meydana geldiği yerdir. Öznenin bilincinde olup biten, her zaman bilinçdışında buna türdeş bir şey olarak dile gelir. Bilinçdışı görüngüsü tökezleme, engel, kusur, yarık olarak temel biçimde süreksizlikle kendini gösterir. Bilinçdışı nedenselliğin boşluğundaki öznenin zihnindeki benlik sürekli gidip gelmeler olarak (Wiederkehr) belirir. Bilinçdışında rastlantı yoktur. Automaton'un ötesinde tukhe olarak; her şey gerçekle kesişir. Aktarım bilinçdışının gerçekliğinin eyleme kanmasıdır. Bilinçdışı, sözün ( Büyük Öteki tarafından belirlenen gösterenler ağı, Wahrnehmungszeichen) özne üzerindeki etkileridir.
Triebschiksale; Trieb'i (Dürtü), Drang, Quelle, Ziel ve Objekt olarak parçalara ayrılarak anlaşılır. Libido burada gerçekdışı bir organdır. Libidonun organ olarak ele alınması onun maddi olarak ele alındığı anlamına gelmez, bu sadece bir cisimleştirmedir. Arzu nesnesi, arzunun nedeni olan nesne ise aynı zamanda dürtünün nesnesidir -yani dürtünün durmaksızın etrafında dolaştığı nesne-. Dışarıda tutamadığımız şeyin içeride daima bir imgesi vardır. Bilinçdışını cinsel gerçekliğe bağlayan düğüm noktasının adı arzudur. Sensoriumla gelen motoriumla gitmelidir, yoksa geri döner. Objet petit a, paradoksal biricik nesnedir. Objet a, arzunun nesne-nedenidir. Seni seviyorum ama açıklanamaz biçimde, sendeki bir şeyi (objet petit a) senden daha çok sevdiğim için seni sakıt kılıyorum. İhtiyacın tatmini, devamlılık arz ettiğinde talebi yaratır. Arzuda ihtiyaçtan farklı olan değerin ikamesidir. Arzunun ihtiyaçtan farklılaştığı noktada arzu nesnesi her zaman işlevsel değerini kaybetmesi dolayısıyla eksikleşir. Objet a, arzudaki bu eksikliğin işaretidir. Dürtünün arzu nesnesine dayandığı nispette tatmini imkansız hale gelir. Zira dürtünün ayırıcı noktası onun keyfinin tatmine yönelik olması değil sürekli kendini tekrar tekrar üretmesidir(Jouissance). Dolayısıyla dürtünün tatmini imkansızdır. Dürtü hiçbir zaman tam olarak nesnesine ulaşamaz, her zaman onun etrafında dolaşır. Dürtüdeki keyif yolun kendisi ve sürekli tekrara dayanmasıdır. Hedefi tatmin olarak ele alırsak, amaç ise dürtünün bu yolda yürüyüşüdür. Dolayısıyla hedefe hiçbir zaman ulaşılamaz, yalnızca dürtünün kendi varlığından aldığı keyif esastır. Arzu nesnesindeki objet a ancak yamuk bakışla görülebilir - elçiler tablosundaki gibi- (anamorfoz). Endişe arzu nesnesinden uzak kalındığında değil, yanına yaklaşıldığında eksikliğin kaybolması nedeniyle meydana gelir. Arzulayanın endişesi arzu nesnesine çok fazla yaklaşmaktır. Dolayısıyla her zaman başladığımız noktaya geri döneriz. Dürtü arzunun diyalektiğine direnen taleptir. Dürtünün dili talebin dilinden farklıdır, belli bir talebin sürekli ısrarıdır, diyalektikten kaçan mekanik bir ısrardır. Bir şey talep ederim ve bunda sonuna kadar ısrar ederim. "Ben bunu talep ediyorum ama aslında neyi istiyorum/arzuluyorum?" Gerçekliğin yüz buruşturması: gerçek derinde değil yüzeydedir. Maskenin statüsü ne İmgesel ne de Semboliktir, kesinlikle Gerçek'tir fakat Gerçek'in yüz burşturması olarak. Ölüler neden geri döner? Usulünce gömülmüş olmadıkları için, Sembolik ayinde simgesel denkliği sağlayamayarak bozulması dolayısıyla bu simgesel borcu tekrardan ödetmek için. Aynı şekilde Uygarlığın Huzursuzluğunda, ilk babanın katli Sembolik evrende Babanın-Adına dönüşür. Ölü baba her zaman yaşayandan güçlüdür. O yüzden ateizmin esas formülü "tanrı öldü" değil "tanrı bilinçdışıdır" demektir.
Her iletişim başarılı bir yanlış anlamadır. Anlama, iletişim içerisindeki küçük gerçek parçalarının algılanmasıdır. Obsesif, takıntılı kişinin tipik tepkisinde, libidinal ekonomi düzeyinin çekirdeğinde felaketten kaçmak yatar. "Eğer ben bunu yapmazsam(zorlantı ritüeli), korkunç bir X olacak." Bu X üzerine çarpı atılmış Ötekidir, yani Ötekideki eksik, Sembolik düzenin tutarsızlığı haline gelir. Jouissance konuşana yasaktır.
Özne "çok fazla bildiği" bilinçdışı hakikate fazla yaklaştığı zaman egosu dağılır. Hakikat öğrenildiğinde ayaklarımızın altındaki zemin çekilir, dayanılmaz bir boşluğa düşeriz. Biri kendini bize "fazla" açtığında mahcup oluruz.
Gerçeği gerçeklikten ayıran bariyer asgari normalliğin önkoşuludur. Delilik (psikoz) bu bariyer yıkıldığında gerçek gerçekliğe taştığında ya da bizatihi gerçekliğe dahil olduğunda meydana gelir. Örneğin bir şizofren kendi Gerçek'ini gerçeklikten ayırt edemez hale gelir. Aldanmamanın tek yolu Sembolik düzenle aramıza mesafe koymaktır, yani pratik bir konum benimsemektir. Gerçekliği fantezi yönetir, insan bedelini etiyle ödemeden maske takamaz. Yüce bir imgenin uyguladığı büyüleme gücü her zaman ölümcül bir boyutun varlığını ilan eder. Büyüleyici nesne son kertede Bakış'ın kendisidir. Jouis-sense (anlamlı keyif) yüzer gezer gösterenlerin özgürlüğünü yaşamaktır. Hegemonya ise yüzer-gezer gösterenleri sabitleyip üst-belirler ve bu yüzden özgürlüğü kısıtlar. Gerçeklik hissimiz hiçbir zaman zadece bir "gerçeklik testinden" destek almaz. Gerçeklik ayakta kalabilmek için, her zaman bir üstben buyruğuna, belli bir "Böyle olsun!"a ihtiyaç duyar. Bu buyruğu veren sesin statüsü ne İmgesel ne de Semboliktir, Gerçektir.
Kendi semptomunun ve fantezinin Gerçeğinde kendi varlığının nihai dayanağını görmelisin. Bu semptom Schopenhauer ve Nietzsche'de Wille'dir. İstenç ve iraden bütünüyle fantezinden kaynaklanır, beslenir ve harekete kışkırtılır. Semptomundan geçip fantezinle özdeşleşmelisin. Dış gerçeklikten kaynaklanan süperegoya daima itaat edemezsin. Süperegonun temel paradoksu şöyledir: Ne kadar masum olursak, yani süperegonun emrini ne kadar takip edip keyiften ne kadar feragat edersek, kendimizi o kadar suçlu hissederiz, çünkü süperegoya ne kadar itaat edersek, onda biriken keyif ve üzerimizde uyguladığı baskı artar. Bize keyiften feragat etmeyi dayatan ahlaki yasa önermesinin ardında her zaman bizden çaldığı keyfi biriktirmekte olan müstehcen bir sözceleme öznesi gizlidir. Fakat nihayetinde öznenin "gerçekten" suçlu olabileceği tek şey, son tahlilde, yalnızca arzusundan vazgeçmesidir.
En büyük keyif ve arzu olarak avlanma ve savaşma sanatının öğrenilmesi icap eder. Karanlık en çok burada toplanır. Hayatta kalmak için avlanmak bir zorunluluktur. Bir erkek için hayatta kalmanın kilit ve kırılma noktaları her zaman avlanma pratiğinin gündelik hayattaki yansımalarıdır. Fitting ve Matching arasında savrulup dururuz. Gerektiğinde işbirliği ve gerektiğinde rekabete tutuluruz. Sembolik dünyada epik anların tamamaı bu kilit noktalar tarafından halelenmiştir. Avlanma pratiğinin temel hedefi can almaktır ve bununla bağlantılı olarak beslenmek ve gelişmektir. Tarım topluluğuna geçişle avlanma pratiği, toplumsallaşmasıyla birlikte savaş durumuna dönüşmüştür. Savaş kompleks bir avlanmadır. Çağımızda avlanma ile bağlantılı olarak öldürme eylemleri bir tiksintiyle karşılaşarak toplumdan uzak tutulmaya çalışılmış, toplumun sterilliği onun içindeki güdüleri unutmasına neden olmuştur. Halbuki kutsal olan her şey öldürmekten türemiştir. Tüm mitolojik kurgular, mitler, büyüler, tabu ve totemlerin temelinde avlanma pratiği yatmaktadır. İlkel toplumlar, klanlar olarak kendilerine kutsal hayvanlar seçerek onların dokunulmazlığını ilan etmişlerdir (Durkheim, ilkel toplumlarda kutsal olan için tabu kelimesini seçmiştir: tabu, "dokunulmamalı!" anlamında). Sadece yılın belli dilimlerindeki kurban ritüelinde bu hayvanlar yakalanarak öldürülüyorlardı. Öldürmek, acı veren bir hazdır(Jouissance) zira. Ölüm bilincine sahip insanlık hayvanı kutsallaştırarak ona tapınıyordu. Sadece kurban ritüelinde avlayıp yiyerek hayvandaki kutsallığı kendi bedenine nakşediyordu. Burada çok temel bir bilinçdışı süreç işlemektedir. Öldürmek hayvan için olduğu kadar insan için de acı verir, çünkü insan her daim bu eylemle ölümün bilincine varır. Bu acı verme halini bilinçdışı bir kutsallıkla nötr hale getirerek soyunu devam ettirmesinin temelini atıyordu. Tüm teolojik kurgular bu meyanda gelişmiştir. Evvela hepsinde öldürme ve kurban verme üzerine birtakım kurallar ortaya konur, zira insanlığın en büyük sorunu bu karanlık ve anlaşılmaz ölüm bilincine açıklık kazandırmaktır.
İnsanın anlam dünyası Ölüm tarafından sakıt kılınmıştır. Ölümü red, kabul ya da unutuş. Sonsuzluk ve zifiri karanlık olarak daima ve daha önemlisi en büyük acıların durmaksızın hatırlatıcısı olarak, varolan her şeyi bekleyen mutlak bir kıyamet olarak zihnin gerçeklik tasavvurunda ve anlam dünyasında, bilinçdışının yaratımında, canlılığın bizatihi Ontolojik kurgusunda karanlık bir Gerçek olarak saklı durur ölüm. Orada kendini fısıldar. Ölüm tüm negatifin membaı olarak kendini imler. Tüm varlığın anlamınının yaratımı bakımından olumsuzluk hali olarak onun ölçütü haline gelir.
Varoluşçulukta ölüm en temel sorun haline gelmiştir (Camus.) Yaşayacak mıyız? Ölümün sabitliği karşısında yaşamın muvakkatlığı ve muğlaklığı üzerine güçsüzlük hali, insana her zaman intiharı ve ölümü hatırlatır. Camus intihar üzerine sorgulamalarda bulundu. Fakat zaten yaşamakta olduğumuz hesaba katıldığında anlam dünyasında ölüm üzerine belirmesi icap eden daha önemli sorun "Neden öldürmemeliyiz?" olarak şekillenir. İntihar tüm korkunçluğuna rağmen en kolaylıkla icra edilebilen insan eylemlerinden biridir, çünkü fiziksel olarak karşısında sadece kendisi vardır. Kendi ölümünü göze alan İnsan, siyasi bağlamda Hegelci Efendi-Köle diyalektiği bakımından yorumlanabilir mi? Efendiyi efendi yapan nedir? İktidar hırsı için ölümü göze almasıdır. İntihar eden esasında, yaşamının anlamsızlığında acı içinde kıvranarak kendi sonunu getirmeye yönelir. Kendi ölümünü anlam uğruna göze almıştır. Anlam her zaman öznelerarasıdır ve Büyük Öteki tarafından siyasi olarak üstbelirlendiği için dekadan hale gelen ve dürtüsünü dışarı yönlendiremeyen insan içgüdüsü ve dürtüleri saldırganlığını kendine yöneltir. Dolayısıyla intihar eylemi bu anlam dünyasında kendi namına bir yarık açıp varlığının inkişafını orada sürdürmek bakımından yetersizlik, güçsüzlük ve korkaklık sergilenmesiyle anlamsızlığın bedelini kişinin kendi canını alarak ödemesidir.
Sonsuz hiçlik. Boşluk ve hiçliğin temsilcisi olarak ölüm. Tanrının cenneti ve cehennemi nasıl bir ebedi hayat tasavvuru olarak, anlam yüklü kütlesinin sınırsızlığı ile dünyayı eğip büküyorsa, dünya aslında bu bağlamda dindar bilinçte cennet ve cehennem tarafından bir karadelik gibi yutulur. Tanrı perspektifinden inanan için hakikatte bu dünya Yoktur. Aynı etkiyi sembolik olarak ölümün hiçliği ve boşluğu da tekil yaşamlarımızda uygular. Ölüm zihinlerimizi devasa bir vinç gibi savurur ve presler. Baskılama bu acı ve ölüm üzerinden ilerleyen korkular ve kaygıların her daim anlam dünyasını preslemesinin sonucu meydana gelir. Olumsuzluğu yaratan tüm bu şeyler Karanlık'ın tezahürleridir. Anlam dünyasını sürekli, gösterenler ağına müdahalede bulunmak suretiyle olumsuzlayarak meydana getiren şey işte bu Karanlıktır. Olumsuzluk her zaman her yerde mevcuttur. Her şeyin içindeki temel töz, onun anlaşılmaz karakterini yaratan Karanlıktır. Epistemelojik bilinmezliğin temelinde yatan neden, hayatın ve varlığın sıfır noktasında her şeyin bilinemez ve belirsiz Karanlık nosyonu tarafından yaratılmış olmasıdır. Karanlık madde varlığın tözüdür. Ve onu hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Onu ancak karanlığa teslim olduğumuzda anlayabiliriz. Buradan etik bir kurgu meydana getirmeye çalıştığım çok anlaşılmaz olmamalı sanırım?
Kutsal metinlerin ilk emri kendini öldürmemek üzerine değildir. Esaslı olan her zaman "Öldürmeyeceksin!"dir. Etik inşa? Ölüm endüstrisi, toplumdan ve hayatımızdan çıkıp görünmez hale geldikçe kaygı ve korku müthiş bir hızla tırmanışa geçiyor. Görünmeyen kendini her zaman belirsizlik halinde daha çok hissettiriyor. Buna karşın her canlı yaşamak için öldürmek zorunda. ... Bu gerçekten kaçmak, canlılığa manasını biçen en temel insan faaliyetinden kaçmak anlamına geliyor. İnsan evrimsel olarak onmilyonlarca yıl boyunca hayatta kalmak için öldürmek zorundaydı. Bu ihtiyaç kendini saldırganlık dürtüsü olarak ortaya çıkardı. Uygarlıkta beliren toplumsal kurallar ve yasalar her zaman insanın bu saldırganlık dürtüsünü bastırması üzerine onu zorluyor. Uygarlığın huzursuzluğu buradan kaynaklanır. Saldırganlık ancak süblimleştirilerek yani yüceltilerek ortaya çıkar. Yumruk atamayız ama eleştiririz. Fakat bu tüketim toplumunu nevrotik bir çılgınlığa sürükledi. İnsan homo sapiens olarak basit bir şekilde tanımlanamaz. İçimizde ve hücrelerimizde her zaman hayvanlıktan kalan bu dürtüleri yaşamaya devam edeceğiz. Dövüş kulübü? İnsanın mysterium disuinctionis'i onun deliliği haline geldi. Homo sapiens-demens. İnsanın şu anki durumu onu, Caraco benzeri bir anti-natalizme ve yokoluşa övgü biçimine yönlendirdi. Dürtülerin baskılanması dolayısıyla ortaya çıkan hınç ve ressentiment kendi soyunu kurutmaya, kendi kendini yok oluşa sürükleyen hedonist bir hayat felsefesi üzerine itti. Artık bir Ziel ve Zweck yok.
Pragmatik olarak ve saf mantık çerçevesinden bakıldığında ölüm, acıyı hatırlatan temel olgudur. Evrimsel süreçlerde insanı sürekli güdüleyen şey, ölümle beraber acının kendisidir. Acıdan kaçınmak üzerine hareket ederiz. İnsan beyninin üç katmanlılığı. Yoğun acı ve ölüm sinyalleri bizim ilkel içgüdülerimizi açığıa çıkartarak savaş ya da kaç durumu yaratır. Ölüm sonsuz yokoluş ve karanlığa teslim edilme olarak anlaşıldığında ölüme yönelik olan korku kendisini silmeye başlar. Gündelik yaşam pratiğinde bunun dışında belirleyici olan olumsuzluk, acı ve bununla bağlantılı olarak kaygı ve korkulardır. Acı dışsal ve fiziksel, kaygı ve korku ise bu acı algısının psişik olarak hissedilmesi olarak ifade edilebilir.
Nihayetinde vardığımız nokta Karanlığın temsilcisi olan Ölüm'ün aslında yokluğudur. Tüm etkisi illüzyonel ve bilinemez doğasından kaynaklanıyor olsa da mantıksal olarak bakıldığında bir hiçtir. Buna karşın elimizde kalan temel stratejiler ölümü red, kabul ve unutuştur. Temel olan kaygı ve korkulardır. Psikopatlık? Merhamet? Korkusuzluk, keşişlik? Nirvana, nabzın durdurulması? Umursamazlık ve kayıtsızlık? Duyguların felsefesi, dürtülerin ve içgüdülerin evrimin ve var oluşun. Neden, nasıl, ne zaman ve niçin? Ölümü sıfırladığımızda ve dışladığımızda elimizde kalan saf yaşamdır. Niçin yaşamalı? Güç? Gücün psikolojik ve toplumsal yansıması, Özneyi kurgulayan Büyük Öteki olarak siyasetin önceliği. Dolayısıyla her zaman güç üzerinden anlamaya çalışmamız gerekir dünyayı. Dolaylı ve dolaysız bir iktidar mücadelesi alanı olarak doğa ve insan dünyası. İntihar güçsüzlüktür. En büyük güç anlam dünyasını üstbelirleyen hegemonyadır. Günümüzde bu para olarak değerlendirilebilir. Fakat serveti olan birisi de intihar edebilir. Sorun Anlam üzerine. Bir nedeni olan her nasıla katlanır. İntihar oranlarının artışı nerden kaynaklanıyor? İnsandaki iktidar hırsının yok oluşu. Bunun anlamsız olduğunu hissettiren her şey seni manipüle ediyor. Felsefe hayata anlam verir. Fakat felsefenin doğduğu bu anlam dünyasının kaynağı insan eylemleri ve mücadelesidir. Hegel Napolyondan etkilendi. Tüm Roma Sezar'ın karakterinde kendi asıl mevcudiyetini hissetti. Varmak istediğim nokta, kahraman etiğini yeniden vurgulamaktır. Büyük ve trajik işlerinin ve duygulara hitap eden insanın bu tekil ve toplumsal mücadelesi Postmodern dönemde değerden düşürüldü. Oysa insan her şeyin kaynağıydı. Ve insanın üstanlatı kurmaya, bir hikaye yaratmaya olan düşkünlüğü esas olarak bu kahramanca motiflerden tetiklenir. Büyük olana duyulan arzu.
"Everything is in the world about sex, except sex. Sex is about Power." Gücün doğası. Sembolik dünyada tüm varlığın üst-belirleyicisi ve öz-örgütleyici olarak. Her şeyin anlamını yaratan kuvve halindeki bir bütün olarak Tanrını işlevi. Tanrı yasakoyucu ve biyopolitik hegemonya olarak anlaşılmalı. Büyük eylem için büyük düşünmenin yanında muharrik olarak mantralar, endoktrinasyon ve koşullanmalar gerekir. İnsanın tanrıda aradığu bu tahrik edici ve eylemlerin ölçütü olarak cevaz veren, atıfta bulunulan kaynak olmasıdır. Her şey iktidar tarafından gösterenler ağının kilit noktalarının üstbelirlenmesi tarafından yaratılır. Bu iktidar Tanrıdır.
" Günün son saatlerinde, Tanrı oturur ve Leviathan'la oynar, zira 'sen Leviathan'ı, onunla oynamak için yarattın' yazılıdır" (Talmud, Avoda Zara).
Dolayısıyla insan yaratımının ürünü olan Tanrı-Göstereni, gösterenler ağındaki düğüm noktası olarak kendini siyasi yaşamda yansıtır. Bu iktidarın psikanalizdeki karşılığı Babanın-Adı'dır. Tüm anlam, amaç ve hedefler Baba tarafından yaratılır. Ki bu da güç istencinin ortaya çıkış noktasıdır. Efendi köle diyalektiğinde köle babaya itaat ederek yaşamını meşrulaştırır çünkü içindeki iktidar arzusu onu ölümü göze almaya dek tahrik edip baştan çıkaramamıştır. Bu arzu itaatle bastırılır ve dikey olmaktan çıkıp yatay bir şekilde Umwelt'ine yönelir.
Mitolojik öyküler ve kahramanın yolculuğu. Monumental tarih. Kadercilik?
Schopenhauerdeki her şeyin kör ve kötücül bir şekilde çekip çeviren Wille Lacan'da Sembolik olana ya da erişilemez olan Gerçek'in sarmaşıklı bütünselliğine tekabül eder.
İletişim ve toplumsallık her zaman siyasi bir kurgu biçimindedir. Efendi-köle diyalektiği. Toplumsal organizma? Organizmayı mekanizmadan ayıran temel faktörler onun negentropiye dayalı özörgütlenmesi ve öz-üretimidir. Siyasi iktidar, toplumun özörgütlenmesidir. Üstbelirleyici ve hegemonya olarak devlet. İnsanın en büyük arzusu budur.
"Be radical, have principles, be absolute, be that which the bourgiouse calls an extremist: give yourself without counting or calculating, don't accept what they call 'the reality of life' and act in such a way that you won't be accepted by that kind of 'life', never abandon the principle of struggle." -Julius Evola
Julius Evola ve Thomas Carlyle. Kahraman etiği. Tanrı-Kral olarak dünyaya verilen anlam. Müziğin ruhundan tragedyanın doğuşu, Olimpos Tanrıları insan gibi yaşayarak; hırs, kıskançlık, arzu duyarak, öldürerek, üreterek, üreyerek ve ölerek insan gibi par excellence yaşayarak dünyaya anlam veriyordu. İlkel medeniyetlerde kral asla sadece kral değil aynı zamanda tanrı yahut tanrının yeryüzündeki gölgesi olarak anlamı yaratıyordu. Aristoteles tragedyalardaki katarsisi, duygu ve gerginliğin boşalması olarak yorumlayarak hatalı bir çıkarımda bulunmuştur. Zira Nietzsche'nin belirttiği gibi buradaki katarsis insanın kendi faniliğini ve dürtülerini, anlaşılmaz yaşam okyasununda tanrı suretinde biçimlendirerek kendine kutsiyet kazandırmasıydı. Bu şekilde insan kendini tekrardan kutsal olarak hissederek dünyanın anlamsızlığı hissini bir kenara atmaktaydı.
Avlanma topluluk halinde yaşamın genişlemesinden sonra savaş pratiği olarak dönüşüme uğradı. Tüm avlanma ve savaşma eylemi ölüme bir hazırlık, ölüm ritüeli, öldürme ritüeli olarak anlaşılmalıdır. Agresif dürtülerin açığa çıkışı. Savaş metafiziği. Çağdaş dünyadaki siyasi çatışmalar bu iktidar mücadelesinin sembolik bir savaş olarak yansımasıdır. Carl von Clausewitz'in savaş üzerine muazzam bir netlikte ifadesinde olduğu gibi savaş siyasetin başka araçlarla devamından başka bir şey değildir. Raskolnikov'un acımasızlık üzerine tezleri. Machiaevellici amacın her şeyi mübah kılışı. Tilki ve aslan. Tüm bunlar Wille zur Macht tezahürü. Übermensch olmak: raskolnikovun trajedisi. Sadece dışarıdaki güç olarak kendini yansıtan ödüle bakış atarak içerinin yok sayılması. Acıma ve utanç yok oluyor, içeriye kayıtsızlık, hayvan saflığında sadece hedefe odaklanmak. Übermensch kavramı ile Heideggerci gözlük analojisi arasındaki benzerlik: gözlükle görürüz ama görüşte gözlüğü fark etmeyiz. İnsan gerçekliğinin varlığı dünya içinde olmak bilincidir (Heidegger). Yani dünyanı bilincinin içinde gören bilinç değil kendini dünyanın içinde kavramak bilinci, ben'i oluşturan insanın gerçekliğidir. Sürekli dünya ile alışverişte bulunulan bir etkinlik hali olarak öznelerarasılık olarak rollerin paradigması belirlenir. Var olabilmek dilin içinde var olabilmektir. Kimlik kazanmak bu etkinliğin içerisinde, gösteren ağının bağlamında nasıl bir konum aldığımıza göre değişkenlik gösterir. Her bağlamda insan farklı bir maske takarak kimliğini bir ölçüde gizlemek suretiyle açığa çıkarır. Yaşayan her canlı bu ortamda kendi etki ve etkileşim alanında tahakküm ve hükmetme erki olarak kendi kimliğini genişletmek ister. Güç belirleyen, anlam yaratan bir kavram olarak tahakkümün, dominasyonun, ele geçirmenin, fethetmenin, benliğin etki alanı olarak hiç durmaksızın içeriden dışarıya doğru yayılmasıdır. Zaten yaşamakta olanın temel istenci yaşam istenci değil, varlığını güvenli biçimde sürekli kılmasına olanak tanıyan bu etki alanını genişletmek üzerine yoğunlaşır ki bu da güç istencidir. ""Bunun sonucunda 'muazzam sayıda farklı çıkarın bir tek ruhta merkezileşmesi' artık bireylerin 'çok güçlü olmalarını, her kalıba girebilmelerini' gerektirir. İşte böyle bir durumda iktidar arzusu (bütün değerlerin devrilmesi yönünde bir çaba) yeni bir ahlak arayışında kendini yol gösterici güç olarak ortaya koymalıdır.
Peki, benim için 'dünya' nedir, biliyor musunuz? Onu size benim aynamdan göstereyim mi? Bu dünya: enerji dolu bir canavar, ne başı var, ne sonu; etrafı hiçlikle çevrilmiş sanki bir sınır gibi; bulanık ya da israf edilmiş bir şey değil, sonsuz biçimde uzanan bir şey değil, belirli bir mekanda belirli bir güç olarak yer alan bir şey, şurasında burasında boş olan bir mekan da değil, baştan aşağı bir güç olarak, güçlerin bir oyunu, dalgaları olarak, hem tek bir güç, hem çok sayıda, bu taraftan yükselirken öte taraftan azalan; birlikte çağıldayan ve akan bir güçler denizi, sonsuza dek değişen, dalgaları sonsuza dek sahile vuran, muazzam yıllar boyu kendini tekrarlayan, biçimleri hep bir gelgit içinde olan; en basit biçimlerden en karmaşığına erişmeye çabalayan, en durgun, en katı, en soğuk biçimlerden en sıcağına, en fırtınalısına, en kendiyle çelişik olana, sonra bu bolluktan çıkıp eve basite dönen, çelişkilerin oyunundan birliğin sevincine dönen, ama bu yolculuklarının ve yıllarının birörnekliği içinde bile varlığını ortaya koyan, kendini sonsuza dek geri gelmesi gereken olarak kutsayan, doygunluğu, tiksintiyi, yorgunluğu tanımayan bir oluş olarak kutsayan: bu, benim sonsuza dek kendini yaratan, sonsuza dek kendini yok eden Diyonisosvari dünyam, bu iki misli şehvet dolu hazzın muamma dünyası, benim 'iyinin ve kötünün ötesinde'm, amacı olmaya, dairenin sevinci başlıbaşına bir amaç sayılmazsa eğer; iradesi olmayan, bir halka kendine karşı iyi niyet beslemezse eğer- bu dünya için bir ad ister misiniz? Bütün bilmecelerine bir çözüm ister misiniz? Sizin için de bir ışık, siz ki en iyi gizlenen, en güçlü, en gözüpek, en geceyarısı türü insanlarsınız? - Bu dünya İktidar Arzusudur - ve başka hiçbir şey! Ve siz kendiniz de bu iktidar arzususunuz - başka hiçbir şey!"
Muktedir olmanın birincil önkoşulu utancı ve suçluluğu ruhtan arındırmaktır. Utanç duyan baba olamaz. Utanmak, pişmanlık ve suçluluk öznenin kendiliğini ve tarihini Öteki lehine olacak şekilde negatifleştirip boyun eğme suretinde yeniden yapılandırması ve uyum sağlama çabasıdır. Utanç öznenin erdemle ve yasayla kırbaçlanmasıdır. Tek hakikat olarak transandantal karanlığın varlığını benimsemiş muktedir kişi tüm bunlardan vazgeçmek zorundadır. İnsanın arzusu, Ötekinin arzusunda anlam bulur. Öznenin bilinçdışı Ötekinin söylemidir. En başta eylem vardı, eylem olmadan kelime ve söz olamaz.
İçinde bulunduğumuz çağı anlayabilmek için postmodernizm kavramını anlamamız gerekiyor. Postmodernizm, Batı medeniyetini temel alan insanlığın tarihsel gelişimindeki modernizmden esaslı bir kırılma anlamına geliyor. Modernizm esas olarak Aydınlanma Çağı ve endüstri devrimi üzerine kurulmuştur. Modernizmi betimleyen ilkeler bilimsellik, kesinlik, insan aklına ve ilerlemeye duyulan sahici bir inanç olarak ifade edilebilir. Temel olarak şu kelimeler onun yapısının temelini oluşturur: rasyonalite/romantizm, simgecilik; birleştirici ve kapalı bir form; amaç, tasarım, hiyerarşi, hakimiyet/logos; sanat nesnesi olarak tamamına ermiş bir yapıt; mesafe, yaratma/bütünselleştirme/sentez, mevcudiyet, merkezilik, tür/sınır, semantik, paradigma, mecaz, seçme, kök/derinlik, yorum/okuma, gösterilen, anlatı ve anlam veren büyük bir tarih anlayışı, her şeyi belirleyen ve ölçütleyen ana kodlar, paranoya, köken ve neden arayışı, Tanrı Baba anlayışı, metafizik açıklamalar, her şeyin belirlenmiş bir tema olarak anlaşılabilir açıklanmları, aşkınlık...
Buna karşın postmodern dönemin yansıttığı ilkeler, sanatta parafizik bir anlayış ve Dadacılıkla ortaya çıkan sınırların ortadan kalkışı, ayırıcı ve parçalayıcı bir antiform, amaç yerine oyun, tasarılar yerine rastlantılı bilinçdışı ifadeler, hiyerarşi yerine anarşi, hakimiyet ve logos yerine kendini tüketmeye dayalı bir pathos, bitmiş bir sanat yapıtı yerine süreç ve performatif olarak sürekli sergilenen hayatla iç içe bir happening anlayışı, mesafe yerine katılım, yapısalcılık yerine yapısöküm, yaratımı imha, antitezlere yönelik bitmez tükenmez bir arayış, yokluğun esas alınışı, mezkezilik yerine sürekli periferilere yayılma ve anlamı dışarılarda, dış çeperlerde arama tutkusu, metinlerarası ve disiplinlerarası sıçrayışlar (her disiplin bir diğeriyle ilişkiselliği içinde karmakarışık bir şekilde ifade ediliyor), semantik ve hermenötik yerine retorik, paradigma yerine sentagma, seçerek ayıklamak yerine bileşimler ve eklemlenmeler, kök ve derinlik yerine yüzeye yinelenen bakışlar, büyük tarih anlatıları karşısında anlatı karşıtı ve parçalı tarih anlatıları (Fouccault'un delilik, cinsellik üzerine tarihsel anlatıları gibi), hayatın ilkelerini temel alan ana kodlar yerine idiyolekt biçimde kendini sunan kişisel dil arayışları, çok biçimli ve androjinik, paranoyak odaklanmaya dayanan araştırma süreçleri yerine şizofrenik bir parçalanmışlıkla her şeyi farklı perspektiflerden ele alan çalışmalar, köken ve neden üzerine düşünceler yerine sürekli Differenz'in araştırıldığı fark- fark-iz süreci, Tanrı Baba yerine deyim yerindeyse Ruhulkudüs, metafizik yerine arlanmaz bir ironi, belirlenmişlik yerine belirlilik, aşkınlık yerine içkinlik, etik yerine estetik, katılığa karşı esneklik, realizm yerine sürrealizm, rasyonaliteye karşı irrasyonalitedir.
Postmodernist çağda logosun yok oluşuyla herkesin kabulune sunulmuş olan anlamlı bir üstanlatı ve hikaye kurulamaz hale gelmiştir. Esas olan sürekli bir yapısöküm, parçalama, dağılma, zemin kaybı, küçük iktidar odaklarının oluşumu, stil birliğinden yoksunluk ve keşmekeştir. Bu süreç 20. yüzyılın sonlarına doğru sosyo-ekonomik, siyasal bir zaman-mekan sıkışmasının kendini patlatarak etrafa saçılması nedeniyle olmuştur. Altın gibi belirlenebilir değerlerin ikamesi olarak kullanılan para'nın, bir kağıt parçası olarak artık kendi başına değere sahip olmasını sağlayan ekonomik kararlar, sürekli büyümeye yönelik olan sermayenin esnekleşmesi ve yeni esnek ekonomik örgütlenme biçimlerinin ortaya çıkışıyla, ekonomik yapılanma kapsamlı bir değişikliğe uğramıştır. Üretim yerine hizmet sektörüne verilen ağırlık, bununla paralel olarak 20. yüzyıla esas şeklini veren Fordizm ve Taylorizm'in artık işlemez hale gelmesi dolayısıyla farklı ekonomik yaklaşımların ön plana çıkması gibi nedenlerin etkisiyle sosyo-ekonomik yapıların dönüşümü aynı zamanda kültürel alanda, mimari, müzik, edebiyat, felsefede de değişimlere neden olmuştur. Ulus devletler yerine kozmopolitizm, göçmenlik, değerlerin dağılması, metomorfozu, iç içe geçmişliği sosyal medya ve internetin yaygınlaşmasıyla hız kazanmıştır.
Bu süreç bana insanlığın tarihsel olarak çoktanrılı pagan evresinden sonra, tektanrılı hakimiyetin sağladığı merkeziliği ve sabitliği terk edip tekrardan neon aydınlatmalarla süslenmiş bir neo-paganik döneme geçiş yaptığı izlenmini uyandırıyor. Tüm bu subculture'lar kültür olarak anlatılan stil ve anlam birliğini dejenere edip parçalıyor, altını dinamitliyor, toplumun birçok farklı parçalara bölünmüşlüğünü tetikliyor ve bugüne kadarki kurulu sistemi kaygan ve delik deşik bir hale sokuyor. Artık etik bir anlam ifade etmiyor, bireyleri manipüle etmek için sürekli estetize edilmiş olaylara ihtiyaç duyuluyor. Anlam diye bir şey yok, anlamın bir aldatmaca olduğu kabullenilmiş gibi. Şizofrenik bir başıboşlukla herkes her şeye hakkı olduğuna dair sağlam bir kanı edinmiş durumda. Dünya bütünüyle bir keşmekeş halinde. Tanrı hükmü yok. Hollywood starları insanların en büyük uğraşı haline gelmiş, çöplük gibi karmaşık bir toplum. Alt ve üst diyalektiği yok çünkü her şey binlerce farklı perspektifle ele alınıyor. Karmaşa, keşmekeş ve bilinemezlik hakim. Buna neden olan şeylerden biri de psikanalizin insan doğasının anlaşılmazlığını ve bölünmüşlüğünü kanıtlamasıydı. Aynı zamanda sexuality ve gender ayrımları, insanın bugüne kadar kabul ettiği temel cinsiyet ayrımların altını dinamitleyerek etrafa dağılan binlerce renge sahip farklı parçada kendi kimliğini inşa etmeye çalışıyor. İnsanın anlam arayışı kutsal değerlerden böylece bölük pörçük mikro-değerler üzerinden şekilleniyor. Üst-değerler anlamını kaybediyor ve silikleşiyor. Hiyerarşiler parçalanıp anarşik toplumsal örgütlenmeler kuruluyor. Etik estetikleşiyor. Her şey görünüşe göre yargılanıyor. Etikle beraber tüm siyasal-sosyal-kültürel değerler işlevselliğini kaybedip göze güzel göründüğü şekliyle kopyalanıyor. Neon ışıklarla süslenmiş neopaganik bir çoktanrıcılık döneminin içindeyiz. Halihazırda sanal bir yapı olan insan zihninin ekranlar aracılığıyla temsili her şeyden daha önemli hale geliyor. Sosyal medya bir gerçeklik simulacrum'u olarak, somut ve maddi hayatın kendisinden daha etkili bir hale gelmiş durumda. Sanal dünyalarda, gerçekliğin imitasyonu olan simulacrumlarda geçirilen vakit gerçek hayattan katbekat fazlalık arz ediyor. Ezoterik olan her şey sanal dünyada yaşam buluyor, marjinal fikirler toplumsal baskının gevşediği internet ortamlarında kendine konforlu bir mekan bulmak suretiyle çiçek açıyor.
Nietzsche'nin 200 yıl önce kehanette bulunduğu nihilist evre bu evredir esasında. Dekadan içgüdüler ve kendini sabotaja dayanan stil yoksunluğu. Güçlü olmak ve sorumluluk almanın terki. Tüm batı medeniyeti bu zayıflık tarafından çalkalanıyor ve kendi toplumunu dinamitliyor. Organizma kendi bağışıklığından vazgeçip önüne gelen her şeyi içine alıyor. Bağışıklığın ortadan kalkışı ve her şeyin iç içe geçmiş olması toplumun kendine zarar veren kanserli fikirlere karşı mukavemetini azaltmakla birlikte bireylerin gerçeklik algılarını zedeliyor. Her şeyin imaja dayalı olduğu tüketim kültürü içinde insanlık nevrotikleşiyor ve yumuşuyor. Değerlerin unio mystica'sını kaybettiği bu çağda Übermensch kavramı gitgide daha fazla değer kazanıyor. İnsan egosunun gerçeklik tasavvurunda güçlüye tapınma, onayını alma ve taklidine yönelik temel niteliğinden bahsetmiştik. Tüm bu değerler karmaşasında Tüm Değerlerin Yeniden Değerlendirilmesi ve ideal olacak bir karakter inşasını gerekliliği, nihilist kültürü sonlandırıp kendine münhasır bir yükseklik ve derinliğe dayanan değer inşası bir zorunluluk olarak kendini göstermektedir. Değerlerin ve anlamın soysuzlaştığı, her şeyin çirkin ve önemsiz bir oyuna dönüştüğü bu çağda gerçek Karanlık olarak, iyinin ve kötünün ötesinde etik ve estetik sistemlerin icrası gerekmektedir. Bu inşanın yöntemi Wille zur Macht prensibine dayanan, Übermensch olarak kavramsallaştırılmış Nietzsche felsefesine dayanmaktadır.
Mükemmel ego diye bir şey yoktur ve mükemmel sistem de kurulamayacaktır. Ama yine de gözükaralık ve kararlılıkla hayata anlam katan deneyimlerin gerçek dünya sahnesinde sergilenmesi ve iktidar mücadelesinin üstün değerlerin tesisini sağlamak üzere güdülenmesi, her halükarda şu anda içinde yaşadığımız kokuşmuşluk ve yozlaşmışlıkla kendini gösteren dejenere çağın bize bahşettiği koşullardan daha iyi ve sağlıklı olanaklar yaratacaktır. Bu anlam yeryüzüne anlam veren Üstüninsan anlayışının tekrardan hak ettiği değere kavuşmasıyla neşvünema bulacaktır. Sürekli kendini zorlamaya dayanan, progressive overload biçiminde mütemadiyen devam eden yükseliş ve ilerleme anlayışı yeniden tesis edilmelidir. İnsan zihni, ruhu ve bedeni her zaman yoğun baskılar karşısında kendi yüceliğini elde etmiştir. Bunun için sorumluluk almak, baskı ve rekabeti tercih etmek, kavgadan kaçmamak gerekmektedir. Ruh aşağılık değerlere karşı bağışıklığını ancak bu sayede kazanacaktır.
Bir sabah uyandığımda kendimi devcileyin bir Oblomov'a dönüşmüş olarak bulmuştum. Yıllar boyunca Oblomovca bir uyuşuklukla ve her şeyin anlamsızlığıyla kendimi sabote ederek, erteleyerek, kaçarak, bağımlılıkların esaretinde iradesiz bir mahlukat olarak yaşamımı sürdürdüm. Benim hikayemde temel olarak her şey tanrıyla aramdaki bitmez tükenmez kavgaya dayanıyordu. Uzun bir kavgaydı bu ve ruhumdan tanrıyı bütünüyle söküp gömdüğüm halde hayaleti ve silüeti zihnimden silinmiyordu bir türlü. Sürekli onu eleştiriyor, yıkıyor ve gömüyordum ama tekrardan zihnimde bana el sallıyordu. Psikanaliz ve Nietzsche felsefesiyle kendimin sağaltımını gerçekleştirdim. Mükemmel ego ve mükemmel sistem diye bir şey olamayacağını, zaten halihazırda herkesin ve her şeyin çamur ve hastalık içinde kirli bir halde bulunduğunu fark ettiğimde, karanlık tekrardan anlam kazandı. Her şey karanlıktan geldi ve karanlığa gidecekti. Tanrı da sadece insanın bilinçdışı bir parçasıydı. Her şey tanrılar tarafından yürütülüyordu zihnimizde. Egomuz da doğası gereği evrimsel olarak totem, tabu, kutsallıklarla süslü ve doğaüstü arayışıyla zaten teolojik olarak yapılandırılmıştı. Bizim dışımızda anlamı belirleyen bir güce tapınma egonun temel özellikleriydi. Bu yüzden tanrıları gömdüğümde kocaman bir boşluğa düşmüştüm. Sonradan tanrıların sadece bir bilinçdışı yaratım olduğunu fark ettiğimde onları tekrardan kabul ettim. Her gece meditasyonlarımda tanrılarla konuşuyor ve onlarla zar atıyorum artık. Onları kabullendim, amor fati'mi gerçekleştirdim. Tanrılar-dostu oldum diyebilirim. İnsan dua ederken ne yapar? Tanrıya nazik emirler verir. Ben meditasyonlarımda tanrılara emir veriyorum ve onların emirlerini icra ediyorum. Ol diyorum oluyor. Böylece iyileştim. Neopaganik bu dünyada tanrılarla dostluk kurmadan yaşamı sürdürmek imkansız gibi bir şey. Artık Babanın-Adının ne demek olduğunu biliyorum. Baba'nın ne demek olduğunu. Çünkü ben de o'yum.
"Benden kaçıyor musunuz? Korktunuz mu? Bu sözler karşısında titriyor musunuz?
Ey kardeşlerim, sizden iyileri yıkmanızı ve iyilerin levhalarını kırmanızı istediğimde: ancak yolcu ettim insanı açık denizine.
Ancak şimdi geliyor büyük korku, büyük beklenti, büyük hastalık, büyük tiksinti, büyük deniz tutması.
Yanlış kıyılar, yanlış güvenli kuytular öğretti size iyiler; iyilerin yalanlarında doğdunuz ve saklandınız. Her şey iyiler tarafından tepeden tırnağa yalana bulanmış, çarpıtılmıştır.
Ama "İnsan" kıtasını keşfeden, "İnsanlığın geleceği" kıtasını da keşfetti. Şimdi denizciler olmalısınız, yürekli, sabırlı!
Dimdik yürüyün bu zamanlarda, ey kardeşlerim, dimdik yürümeyi öğrenin! Deniz fırtınalı: birçokları size tutunarak doğrulmak istiyor.
Deniz fırtınalı: Her şey denizde. Pekala! Haydi bakalım! Yaşlı denizci yürekliler sizi!
Neymiş ki baba yurdu! Oraya gitmek ister dümenimiz, çocuklarımızın yurduna! Oraya doğru kabarır büyük özlemimiz, fırtınalı denizden daha da coşarak!-
"Neden bu kadar sertsin?" demişti bir zamanlar alelade kömür elmasa; "oysa biz yakın akraba değil miyiz?"
Neden bu kadar yumuşaksınız?- diye soruyorum ben size, ey kardeşlerim: yoksa - kardeşlerim değil misiniz?
Neden böyle yumuşak, bu kadar uysalsınız, neden her şeye bu kadar razısınız? Neden bu kadar çok inkar ve reddediş var yüreklerinizde? Bu kadar az kader var bakışlarınızda?
Ve kader olmayacak, acımasızlar olmayacaksanız: nasıl zafer kazanacaksınız benimle birlikte?
Sertliğiniz şimşek gibi çakmak, kesmek ve deşmek istemiyorsa: günün birinde benimle birlikte nasıl -yaratacaksınız-?
Çünkü yaratanlar serttir. Ellerinizi balmumuna basar gibi binlerce yılın üzerine basmayı, mutluluk olarak görmelisiniz-
-bin yıllık istemin üzerine madenin üzerine kazır gibi kazımayı, mutluluk olarak görmelisiniz - madenden daha sert, madenden daha asil. En asildir yalnızca bütünüyle sert olan.
Bu yeni levhayı koyuyorum üzerinize; ey kardeşlerim: S e r t o l u n !"